DUYURU
Kapat
Tecrübelerinizi takip edin!
Sitemizde YAZAR olmak isteyenler yukarıdaki "yazar ol" butonunu kullanarak üye olabilirler. Artık yeni üyelere aktivasyon linki göndermiyoruz. Direkt giriş yapıp paylaşım yapabilirsiniz.

Kötü niyetli kişilerin paylaşımlarını otomatik olarak yayınlamamak için ilk defa üye olup tecrübe paylaşan arkadaşların paylaşımlarını bir süre bekletmek zorunda kalıyoruz. Yeni üyeyseniz paylaştığınız tecrübenin yayınlanması birkaç gün sürebilir. Takip ediniz.
Sayfa:

Açıköğretim fakültelerinde okumanın kıymetinin anlaşılamaması


Üniversite sınavına ilk girdiğimiz yıllardı. Herkes kendisine uygun olan okul ve bölümlerden ziyade çevresine daha "karizmatik" gözüken alanları tercih etmeye çalışırdı. Üniversitenin isminin önemli olduğu sanılırdı. Zannederdik ki diplomayı aldığımız zaman, girdiğimiz mülakatta iş verenin eline vereceğimiz süper karizmatik diplomamız bizi hemen müthiş bir pozisyonda iyi bir maaşla işe başlatacak. Gençliğimizden ve diplomamızdan gelen saçma özgüven ile işe başladığımız bu pozisyondan kariyer basamaklarını hızlıca tırmanabileceğimizi ve iyi yerlere geleceğimizi düşünürdük.

Bizden önceki nesillerden tecrübesini en güvenilir kabul edebileceğimiz annelerimize-babalarımıza baktığımızda okumuş olanların ve hatta lise mezunu olanların az çok bir yerlere gelmiş olduğunu görürdük. Onların hayatta yürüdükleri yol, bizi yönlendirmelerine sebep olmuştu...

Bilirsiniz çoğu ailenin garantici yapısı "sigortalı bir iş bul evladım" cümlesinde saklıdır. Öncesinde "Oku adam ol" derler. Sonrasında okursunuz ve elbette "adam" olamazsınız. Şimdi Türkiye'de milyonlarca işsiz üniversite mezunu var. Aynı eğitim yolunda, yani "adam olma" yolunda daha fazla okul okuması gerektiğini düşünenlerin, yüksek lisans-doktora eğitimi alanların sayısı da gün geçtikçe yükseliyor.

İşsizliğin bu kadar yüksek olduğu ortamda kendisine göre çok iyi eğitilmiş olan "genç" bir yandan da iş beğenmemeye başlıyor. Haklı da... Verdiği onca emek; üniversite sıralarında çürüttüğü dirseği, dersten kalmamak için egolu öğretim üyesi peşinden koşmuş ayakları var onun. Ailesinin dershanelere, özel derslere, evlatlarını üniversite okutmak için kiraladığı evlere, bankalara ödediği harç paraları var. Maliyeti yüzbinleri bulan bir yatırım ve harcanmış onca vakit var.

Bütün bunların üzerine hiç eğitim almamış bir patron 3 kuruş maaşa, hiç beklenmedik bir işte çocuğu "eşşek" gibi çalıştırmaya kalkınca haliyle affallanıyor. En nihayetinde gencin çok fazla katılım gösteremediği, alttan çok sayıda kredi bıraktığı ve hala mezuniyet bekleyen bir "hayat okulu" oluyor. Bu durum bütün toplumu bunalıma, depresyona sürüklüyor. Üniversite sıralarındayken oynanan "büyüyünce ben bunu olacağım" oyunu sıradan dünyada hayatın acı gerçeği olarak yüzümüze çarpıyor. Bir bakıyorsunuz pazarda limon satan adam yüksek mühendisten daha fazla kazanıyor.

İşverenin diploma değil, karlılık beklediği çok geç anlaşılıyor. Bunun için yüksek egolara değil, herşeyden önce müthiş bir iletişim kabiliyetini haiz yüksek vasıflar istendiği; bu anlamda da diplomanın sadece hafif bir statü göstergesi olan dandik bir kağıt parçası olduğu farkedilemeyebiliyor.

Bu uğurda, bugün üniversite sınavına ilk girdiğim zamanlara geri dönebilseydim, bütün ruhumuzu alt üst eden, bizi asıl gelişimimizi sağlayacak olan değerlerden, sosyalliğimizden ve sanattan uzaklaştıran, birbirimizle rekabet etmemiz gerektiği inancını daha gençliğimizin ilk yıllarında yüreklerimize işleyen üniversite sınavını o kadar da ciddiye almazdım. Yazılırdım bir açıköğretim programına ve sonrasında da basit bir iş tutmaya çabalardım. Daha çok kitap okumaya gayret ederdim. Eğer imkanım varsa bilgisayar ve dil kurslarına gider, yurt dışına çıkar vizyonumu geliştirirdim. Çok daha erken yaşlarda bana hangi işin daha uygun olduğunu iş yerinde farketmeye çalışırdım.

Bugün lise mezunlarına sınavsız lisans eğitimi imkanı sağlayan ve birçoklarına karizması düşük gözüken açıköğretim fakültelerini hafife almazdım. Açıköğretim fakültesinden mezun olunca da üniversite diploması sahibi olunduğunun, çeşitli yüksek lisans programlarına kayıt yapılabildiğinin, mevcut önlisans bölümlerinden kolayca daha ciddi gözüken lisans programlarına dikey geçiş sınavı ile girilebildiğinin farkında olurdum. Herşeyden önce devam zorunluluğu olmayan bir üniversitede nispeten kolay olan ve her sınav sorusunun altında şıklı seçenekler bulunan cevapları işaretlediğimde diğer öğrencilerle "her şartta" eşit olduğumu, dil, din, ırk, siyasi görüş ve görünüş açısından farklı değerlendirmeye tabi tutulmayacağımı bilirdim.

Bu yüzden şu anda değeri hızla yükselen, mevcut çan eğrisi sisteminde ders geçmenin artık zorlaşmaya başladığı açıköğretim programlarına bir göz atmanızı tavsiye edebilirim. Her geçen yıl program yelpazesinin genişletildiğinin, hemen herkesin kendisine uygun bir bölüm bulup okuyabildiği açıköğretim fakültelerinin ülkenin üniversite okumak isteyen gençliği için gerçekten büyük bir fırsat olduğunu unutmayın.

Filmerde gördüğünüz üniversite kampüsünde çimlere yatmış; eğlenen öğrenci görüntülerine aldanmayın. Üniversite bahar şenliklerinin aslında o kadar da eğlenceli olmadığını ve salt zaman kaybı olduğunu görün isterim. Üniversitelerin dev kütüphanelerine imreniyorsanız, şehir kütüphanelerini gezin. Bulamadığınız kitaplar, istediğiniz yayınlar olursa kütüphane memurlarına veya yönetimine talebinizi iletin.(İstediğiniz kitabı getirmek için çaba göstereceklerdir.) İnternette ileride mensubu olmak istediğiniz mesleğe dair siteleri favorilerinize ekleyin ve sık sık ziyaret edin. Örgün öğretimde okuyup ileride birşey olacağını sanan deneyimsiz arkadaşlarınızı kıskanmayı bırakın ve hayat tecrübesi olan gerçek kişilerle tanışıp onların tecrübelerinden faydalanın. Her ne yapıyorsanız yapın, zamanın kıymetli olduğunu ve açıköğretim fakültelerinin size ciddi zaman kazandıracağını unutmayın.

(Hem örgün hem açıköretimden çokça bölüm okumuş biri bildirdi.)
Sayfa: