DUYURU
Kapat
Tecrübelerinizi takip edin!
Sitemizde YAZAR olmak isteyenler yukarıdaki "yazar ol" butonunu kullanarak üye olabilirler. Artık yeni üyelere aktivasyon linki göndermiyoruz. Direkt giriş yapıp paylaşım yapabilirsiniz.

Kötü niyetli kişilerin paylaşımlarını otomatik olarak yayınlamamak için ilk defa üye olup tecrübe paylaşan arkadaşların paylaşımlarını bir süre bekletmek zorunda kalıyoruz. Yeni üyeyseniz paylaştığınız tecrübenin yayınlanması birkaç gün sürebilir. Takip ediniz.
Sayfa:

Bilge Kayabalığı



Toplam 1 fotoğraf bulunmaktadır
Kim demiş büyükler masal okumaz diye? Şçedrin'in Büyüklere Masallar isimli kitabından seçtiğim, oldukça güzel bir masal. Dünün, bugünün ve yarının aydınlarına hitap eder Bilge Kayabalığı...

Bir varmış bir yokmuş, bir kayabalığı varmış. Bu kayabalığının anası babası çok akıllıymış. Yüzyıllardan beri bu ırmakta yaşamışlar da ne balık çorbasına yem olmuşlar ne de turna balığının koca kursağına düşmüşler.
İhtiyar baba kayabalığı ölüm döşeğinde oğlunu çağırdı: bak oğul dedi, yaşamak istersen gözünü dört aç.
Genç kayabalığında da akıl tümen tümendi. Biraz kafasını işletti, baktı ki, yüzünü nereye çevirse berbat, nereye baksa kocaman balıklar var. Kendisi ise hepsinden küçüktü. Balıkların hepsi onu yutabilirdi, o ise hiçbirini yutamazdı, öyle ya, haddine mi düşmüş, bunu düşünebilir miydi hiç? İstakoz onu ikiye biçebilir, su piresi sırtına yapıştı mı işkence içinde ölebilir. Hatta kardeşleri olan kayabalıkları bile onun kazara bir sivrisinek yakaladığını görmesinler, elinden almaya kalkarlar. Bir kere de kopardılar mı bu sefer birbirlerine düşerler, sivrisinek de kim vurduya gider. Ya şu insan yok mu, ne sinsi mahluktur. Kayabalığının canına kıymak için ne dalavereler icat etmiştir. Ne serpme ağlar, ne dalvanlar, tuzaklar, oltalar... Oltadan da daha budalaca bir şey mi olur? Bir iplik, ipliğin ucuna olta , onun da ucuna solucan yahut sinek takılıyor. Hem de nasıl? Oltanın tabii bir şey olmadığı besbelli. Ama gene de oltaya en çok gelen kayabalığıdır. İhtiyar baba oğluna sürekli oltadan sakınmasını söylerdi. " En çok oltadan sakın diyordu, her ne kadar ahmakça yapılmış bir aletse de, biz kayabalıkları için bu ahmakça alet o derece tesirlidir. Bir de sanki gönlümüzü almak ister gibi bir sinek atıverirler, eh sen de kaparsın, sinekte de ölüm saklıdır." İhtiyar bir gün nasıl balık çorbasına yem olacağını anlattı
___ O günlerde balıkçılar birliği ağlarını ırmak boyunca attılar. Ağ nehrin dibine iki verst kalana kadar battı. Aman ne bol balık tutuldu. Turna balıkları mı istersin, hani balıkları mı istersin, vekebas, cav lüferi, vanıc balıkları mı istersin, neler neler... Hatta tembel capa balıkları bile vardı. Kayabalığı ise hadsiz hesapsızdı. Irmakta ağla birlikte nasıl sürüklenmişler, nasıl korkmuşlardı; ihtiyar kayabalığı bu ne masalla anlatılır, ne de yazı ile yazılabilir diyordu. Bir yere sürüklendiklerini biliyorlar ama nereye olduğu belli değildi. Bir de bakıyor yanında turnabalığı, öbür tarafında hani balığı, kendi kendine ha şimdi beni yuttular, ha şimdi yutacaklar diyordu. Ama onlar kendisine dokunmuyorlardı. O anda akıllarına yutmak gelmiyor, çünkü herkes can kaygısına düşmüş. Ama nasıl, niçin? Nihayet ağların uçları çekilmeye başladı. Ağı ırmağın kenarına çıkardılar, balıkları çiniliğe yığdılar. İşte balık çorbasının ne olduğunu burada görüp anladı. Kumda kırmızı bir şey kaynıyor, içinden boz bulutlar yükseliyordu. Öyle sıcaktı ki, içine bir bunalma geldi, zaten susuzluktan fenalıklar geçiriyordu. Öte yandan da habire atıyorlardı. Kulağına "ocak" lafları çalınıyor. Ocak denen bu nesnenin üzerine kara bir şey oturtulmuş, içinde su kaynıyor. Sanki gölde fırtına varmış gibi akın akın dalgalar yükselip alçalıyor. Buna da "kazan" diyorlar. Sonunda; "boşaltıver balığı kazana" dediler. "İşte sana bir balık çorbası." Bizim milleti ha bire içine yığmaya başladılar. Kazanın başındaki adam balığı kazana atar atmaz balık bir dalıyor, çıldırmış gibi bir çıkıyor, bir daha dalıyor, tamam işi bitmiştir. İlkin seçmeden, ellerine gelenleri kazana atıyorlardı. Ama sonradan bir ihtiyar: " Şu küçüğün balık çorbasına ne hayrı dokunur, dedi, salıver gitsin, azcık daha büyüsün." Onu kulağının altından tuttu, hür suya fırlattı. Onun da aklı başındaydı, paçaları sıvadı, kendini eve dar attı. Karısı yarı ölü, yarı diri başını delikten çıkarıp etrafa bakıyordu.
İhtiyar başından geçenleri, balık çorbasının ne olduğunu anlatmaya çalıştıysa da para etmedi. Bugün bile ırmakta balık çorbasının ne olduğunu bilen çok azdır.
İhtiyar kayabalığının söyledikleri, oğul kayabalığının kulağına küpe oldu. Hepsini aklında tutuyordu. Bir bilgindi o. Mutedi liberaldi. Yaşamanın bir şekerleme yalamaya benzemediğini çok iyi biliyordu. Kendi kendine: "atik davranmalısın, yoksa mahvolursun" diyordu. İlk iş olarak kendisinin sığabileceği, ama başkasının giremeyeceği bir delik bulmalıydı kendine. Bu deliği tam bir yıl burnuyla uğraşarak yapabildi. Bu bir yıl kah bataklıkta yosunlar arasında, kah sazlıkta geceleyerek geçirdi. Ne korkular yaşadı! Delik, temiz ve muntazamdı. Gerçekten de yalnız kendisinin sğabileceği bir genişlikteydi. Başını bir deliğe soktuktan sonra kendi kendine karar verdi: gece insanlar, hayvanlar, kuşlar, balıklar yattıkları zaman deliğinden çıkacak, gündüzleri orda kalıp titreyip duracaktı. Ama yiyip içmek zorunda olduğu, hizmetçi de tutamadığı için, öğlen balıkların tok oldukları zaman delikten çıkacak, Tanrı'nın inayetiyle belki birkaç böcek avlayabilecekti. Avlayamaz ise yine delikte oturacak, yine titreyecekti. Çünkü yiyip içmeden yaşamak, tok ölmekten iyiydi. Öyle yaptı. Geceleri gezmeye çıkıyor, ay ışığında çimiyor, gündüzleri de deliğine çekilip titriyordu. Yalnız öğleleri öteberi kapabilmek için dışarı fırlıyordu. Ama öğleleri ne avlanabilirdi ki... Günün bu saatinde sivrisinek sıcaktan yaprakların altına saklanır, böcek kabuğunun içine çekilir, gerisini su yutar, tamam...
Bütün günü delikte geçiriyor, geceleri gözüne uyku girmiyor, lokması boğazında kalıyor, boyuna düşünüyor: "galiba daha yaşıyorum ama yarın ne olacak?" Nasılsa biraz kestiriyor, rüyasında bir piyango bileti aldığını, o bilete iki yüz bin çıktığını görüyor; sevincinden kendini kaybediyor, o yana dönüyor, bu yana dönüyor, bir de ne görsün, yüzünün yarısı delikten dışarıda değil mi! O anda oracıktan bir turna balığı geçseydi mutlaka onu delikten çekip çıkarırdı. Bir gün de uyanıktı, deliğin tam karşısında bir istakozun durduğunu gördü. Büyülenmiş gibi kımıldamadan duruyor, kemik gözlerini faltaşı gibi açmış ona bakıyordu. Suyun akıntısından yalnız hafifçe bıyıkları kımıldıyordu. Aman ne kadar korktu. Tam yarım gün, karanlık çökene kadar istakoz onu göz hapsine aldı; o da tiril tiril titredi durdu.
Bir başka seferinde tanyeri ağarıyordu, daha deliğe yeni yerleşip uyumaya hazırlanıyor, tatlı tatlı esniyordu. Nerden çıktıysa bir turna balığının deliğin tam karşısında durduğunu, dişlerini gıcırdattığını gördü. O da öyle bütün gün onu göz hapsine aldı. Sanki onu seyretmekle karnı doyuyordu. Ama o turna balığını da kandırdı, delikten dışarı çıkmadı. Bir değil, iki değil, demek oluyor ki bu çeşit olaylar her gün başına gelecekti. Her gün de titriye titriye yakayı kurtaracaktı. Her seferinde çok şükür ulu tanrım, diye şükrediyordu. Dahası var, evlenmedi, çoluğu çocuğu yoktu. Halbuki babası büyük bir aile reisiydi. Şöyle düşünüyordu: babam adeta güle oynaya yaşadı. O zamanlar turna balıkları daha yufka yürekliydi. Hani balıklarının da bizim gibi ufak tefek şeylerde gözleri yoktu. Evet, bir kere babam az kalsın balık çorbasını boyluyordu. Ama orada onu kurtaracak bir ihtiyar çıktı. Bugün ırmakta o kadar az balık var ki, kayabalıklarına bile saygı gösteriliyor. Artık bugün çoluk çocuk düşünmekten vazgeçip yaşamanın yoluna bakmalı.
Böylece bu bilge kayabalığı yüz yıl kadar yaşadı. Tiril tiril de titredi durdu. Ne eşi dostu ne hısım akrabası vardı. Ne şuraya buraya gider, ne kimse ona gelirdi. Kağıt oynamaz, şarap içmez, tütün kullanmaz. Güzel kızların peşlerine düşmez. Yalnız titrer, düşünürdü: çok şükür tanrım sağım galiba.
Nihayet turna balıkları bile onu övmeye başladılar. Herkes onun gibi yaşasa bak ırmak nasıl rahat olur, dediler.
Ama onlar mahsus böyle söylüyorlardı. Bu takdir sözlerini işiten kayabalığı kendisini takdim etmek hevesine kapılarak dışarı çıkacak, onlar da onu loop diye yutacaklardı. Ama o gafil avlanmadı, hikmetiyle düşmanlarının fesadını bir kere daha yendi.
Yüzyılın üstüne daha ne kadar yaşadı bilmiyorum. Ama ölümün yaklaştığını anladı. Delikte yaşıyor, çok şükür tanrıya anam, babam gibi ben de kendi ecelimle öleceğim diyordu. Burada hatırına turna balığının sözleri geldi: herkes şu bilge kayabalığı gibi yaşasaydı... O zaman ne olurdu acaba? Kafasını yordu; birden sanki biri kulağına:
___ Böyle olsaydı herhalde kayabalığı soyu ortadan kalkardı diye fısıldadı. Çünkü kayabalığı soyunun devam edebilmesi için ilk iş olarak aileye ihtiyaç vardı. Ama onun ailesi yoktu. Oysa kayabalığı soyunun kuvvetlenip gelişmesi, üyelerinin sağlam, dayanıklı olabilmesi için onun gibi delikte kalıp neredeyse kör olma raddelerine gelmeleri değil, kendi çevrelerinde terbiye görmeleri lazımdı. Yeter derecede gıda almalıdırlar. Toplumdan kaçmamaları, birbirlerinin ekmeğini yemeleri, birbirlerinden erdem ve daha buna benzer iyi şeyler öğrenmelidirler. Yalnız böyle bir hayat kayabalığı soyunun gelişmesine yarayabilir, ufalanmasının, neslinin bozularak piç olmasının önüne alabilir.
Korkudan çıldırma raddelerine gelip delikte outran kayabalıklarının değerli vatandaşlar olduklarını söylemekte hata ediyorlar. Yok, bunlar vatandaş değil, olsa olsa hayırsız soydaşlardır. Bunlar ne kokar, ne bulaşırlar, kimse için ne şeref teşkil ederler, ne de şerefsizlik. Boşu boşuna yaşıyor, boşu boşuna yer işgal ediyor, yiyecek tüketiyorlar.
Bunlar o kadar açık, aydınlık şeylerdi ki ansızın içinde önüne geçilmez bir arzu duydu: şöyle bir çıkıp azametle ırmak boyunu dolaşmak arzusu. Ama bunu düşünmesiyle korkması da bir oldu. Ölümün yaklaştığını titriye titriye hissetti. Titriye titriye yaşamıştı. Şimdi de titriye titriye ölüyordu. Bir anda bütün hayatı gözünün önünde canlandı: kime hayrı dokunan bir fikir verdi, kime tatlı bir söz söyledi? Kimi barındırdı, ısıttı, korudu? Varlığından kimin haberi oldu? Arkasından kim onu anacak?
Bütün bu sorulara şu cevabı vermek zorunda kaldı: kimse, hiç kimse.
O, yaşadı, titredi: o kadar. Hatta şimdi bile titriyor. Ölümün burnunun dibine geldiği şu an bile titriyor. Niçin? Kendi de bilmiyor. Yaptığı delik karanlık, dar, dönüp bakacak yer yok. Ne güneş ışığı giriyor, ne ısınmak biliyor. O, bu karanlık ıslak yerde yatıyor, gözleri görmüyor. Zaten kitap nesine lazım. Yatıyor, bekliyor; o aç gözlü ölüm onu ne zaman bu faydasız sürünmeden kurtaracak?
Deliğin önünden başka balıkların vız diye geçtiklerini duyuyor. Belki onlar da kendisi gibi kayabalıklarıdır. Ama onu umursayan yok. Hiçbirinin aklına bile gelmiyor. Bu kayabalığına, nasıl oldu da turna balığı yutmadan, balıkçı oltasına takılmadan böyle yüz yıldan fazla yaşayabildi diye sormak hiçbirinin aklına gelmiyor. Yanından yüzüp geçiyorlar. Belki de bu çok bilge kayabalığının son demlerini geçirdiğini bile bilmiyorlar. Işin en acınacak tarafı da kimsenin onu pek bilge diye vasıflandırmaması. Sadece yiyip içen, kimseyle düşüp kalkmayan, yalnız sönük hayatını korumaya çalışan şu aptalı biliyor musunuz, diyorlar. Çoğu da ona aptal, utanmaz diyor, suyun böyle putlara nasıl tahammül ettiğine şaşıyorlar.
Böylece kafasını işletiyor, uyukluyor. Fenalıklar geçiriyor, tekrar uyukluyor. Kulaklarında ölümün fısıltısını duymaya başlıyor. Vücudu gevşiyor. Gene o tatlı rüyasını görmeye başlıyor: iki yüz bin kazanmış, boyu yarım arşın büyümüş, artık turna balıklarını bile yutabiliyor. Bu rüyayı gördükten sonra yavaş yavaş delikten çıktı, kayboldu.
Sonra ne oldu, turna balığı mı onu yuttu, istakoz mu makasladı, yoksa eceliyle öldü de suyun yüzüne mi çıktı? Bunların hiçbirini gören olmadı.
Herhalde kendi eceliyle ölmüştür; çünkü hasta, ölüm döşeğinde yatan, ayrıca da pek bilge olan kayabalığını yutmak turna balığının nesine gerek...
Sayfa: