DUYURU
Kapat
Tecrübelerinizi takip edin!
Sitemizde YAZAR olmak isteyenler yukarıdaki "yazar ol" butonunu kullanarak üye olabilirler. Artık yeni üyelere aktivasyon linki göndermiyoruz. Direkt giriş yapıp paylaşım yapabilirsiniz.

Kötü niyetli kişilerin paylaşımlarını otomatik olarak yayınlamamak için ilk defa üye olup tecrübe paylaşan arkadaşların paylaşımlarını bir süre bekletmek zorunda kalıyoruz. Yeni üyeyseniz paylaştığınız tecrübenin yayınlanması birkaç gün sürebilir. Takip ediniz.
Sayfa:

Karanlıkta Diyalog



Toplam 1 fotoğraf bulunmaktadır
Ortaokulda öğrenim gördüğüm dönemde görme engelli bir sosyal bilgiler öğretmenim vardı. Her gün eşinin yardımıyla okula gelip giderdi. Üzerinde kabartma noktalar bulunan kartondan notlarını dokunarak okurdu ve bizlere ders anlatırdı. Öğretmenimiz, öğretmek konusunda çok özverili ve sabırlıydı ama maalesef öğrencileri yeterli bilince ve duyarlılığa sahip değildi. Bu öğretmenimizin dersine boş ders gözüyle bakılır; kimi muhabbete dalar, kimi de uyuklardı. Dersi takip eden bir iki öğrenci için de durum epey zorlayıcıydı. Gürültü ve ortalıkta dolaşan öğrenciler nedeniyle ön sıralara geçmeden dersi takip edebilmek mümkün değildi. Ben de bu dersleri ön sıralara geçip takip ediyordum. Görme engelli öğretmenimi dinlerken kafamda birçok soru işareti beliriyordu ve bunlar genellikle dersle değil de öğretmenimin hayatıyla ilgili oluyordu. Teneffüs zili çaldığında öğretmenimin koluna giriyor, öğretmenler odasına giden yolda muhabbet ederek kendisine eşlik ediyordum. Braille alfabesini, görme engellilerin rüyalarının nasıl olduğunu, öğretmenimin yazılıları nasıl hazırladığını, yazılı kağıtlarını nasıl okuduğunu falan soruyordum. Hatta öğretmenimin yardımıyla Braille alfabesini de az çok öğrenmiştim.

Geçen yıl Karanlıkta Diyalog etkinliğinin afişini gördüğümde başta nasıl bir şey olduğunu anlayamadım ama afişte Braille harfleriyle de Karanlıkta Diyalog yazıyor olması beni meraklandırdı. Bu etkinlik hakkında küçük bir araştırma yapmamın hemen ardından gitmeye karar verdim fakat uzun bir süre fırsat bulamadım. Etkinlik tarihinin uzatıldığından da haberdar olmadığım için kaçırdığımı sanıp üzülmüştüm. Eileithyia'nın (#842) no'lu tecrübesini okuyunca 7 Eylül'e kadar uzatıldığını öğrendim ve hemen gidip biletleri aldım.

Etkinlik saati yaklaştığında, bütün eşyalarımı etkinlik alanındaki kilitli dolaplara bıraktım ama bir miktar para almayı da unutmadım. Görevli arkadaş, 90 dakika boyunca neler olacağı hakkında kısaca bilgi verdi. Güvenlik kameralarıyla izleniyor olacağımızı, herhangi bir sağlık probleminde müdahale edileceğini hatırlattı ve sopaları nasıl kullanacağımızı öğretti. Tek sıra halinde, bir elimiz duvarda, bir elimizde sopalarla ilerleyerek kendimizi karanlığa bıraktık ve rehberimiz Özden Bey bizi karşıladı. Birer birer rehberimizle tanıştık. Bu tanışma faslından hemen sonra hepimizin adını ezberlemişti ve kokumuzdan, ses tonumuzdan bizi tanıyabiliyordu.
Karanlık İstanbul turumuza bir köprüden geçerek başladık. Su sesleri, kuş cıvıltıları, rüzgarın esintisi eşliğinde bir parka girdik. Parktaki bisikleti, gerçek ağaçları, bitkileri, taşları keşfederek biraz zaman geçirdik ve bankı bulup biraz dinlendik. Ardından Tünel'e binerek Karaköy'den İstiklal'e çıktık. İstiklal Caddesi'nin gürültüleri hiç olmadığı kadar rahatsız ediciydi. Bir manava girdik, koklayarak ve dokunarak meyve sebzeleri inceledik. Beşiktaş'tan Üsküdar'a giden vapura bindik ve martıların, dalgaların sesleri eşliğinde yolculuğumuza devam ettik. Bir caddeye çıktık ve trafik lambasını, arabayı, bisikleti, atm'yi ellerimizle görmeye çalıştık. En sonunda yorulmuş, acıkmış ve susamış vaziyette bir kafeye girdik. Cebimde 5'lik, 10'luk ve 20'lik olmak üzere üç adet kağıt para vardı ve 12 liralık hesabı nasıl ödeyeceğimi bilemiyordum. Paraları ellerimle incelemeye başladım ve sezgilerimle doğru tahmini yaparak hesabı ödedim, para üstünü de dokunarak kontrol edip aldım. Elimdeki sıcak çaya biri çarpacak endişesiyle rehberimin sesine doğru yürüyüp oturdum. Bundan sonraki 15 dakika boyunca rehberimizle ve birbirimizle muhabbet ettik. Hepimiz rehberimizin hayatına dair ayrıntıları merak ediyorduk.
Rehberimiz Özden Bey, 4 yıl önce görme yetisini kaybetmiş. Doğuştan kör olan biri, sonradan kör olan birine göre daha avantajlıymış çünkü sezgileri çok daha kuvvetli oluyormuş. Rüyalarının sesli mi yoksa görüntülü mü olduğunu sorduğumda "Full HD!" cevabını aldım :)
Özden Bey bir buçuk saatimizin dolduğunu, az sonra yeni seansının başlayacağını hatırlattığında inanamadım, zaman çok hızlı geçmişti. Çıkışa doğru ilerlerken, karanlığa alışan gözlerimiz kamaşmaya başladı.

Bir duyu organını devre dışı bırakıp diğer dördüyle İstanbul'u keşfetmek, yeni insanlarla diyalog kurmak çok farklı bir tecrübeydi. Talep doğrultusunda etkinlik süresini tekrar uzatmışlar, büyük ihtimalle kış boyu devam edecekmiş. Hala vakit varken gidip, karanlıkta görmeyi denemenizi tavsiye ederim.
Arada bir tek başıma yolda yürürken, gözlerimi kapayarak kalabalık arasında yürümeye ne kadar devam edebileceğimi test eden biriyimdir. Bazen de karşıdan karşıya geçerken yine aynı şeyi yaparım ve "şimdi karşıya geçebilirsiniz" diyen adama güvenmek isterim. Karanlıkta Diyalog sergisini duyduğumda kesinlikle gitmeliyim dememin nedeni birazcık da bunlardı sanırım. Sergiyi biraz araştırdığımda, içeride ziyaretçileri yönlendirecek olan kişilerin görme engelli olacağını öğrenmiştim. Bu durum da iyice merak uyandırmıştı ben de. Gidip o insanlarla tanışmak, neler hissettiklerini öğrenmek, hayatları hakkında bir kaç şey sormak istiyordum. 6,7 yaşlarımdan beri rüyalarını merak ediyordum mesela.
Gayrettepe metro istasyonuna gidip biletimi aldım ve seans saatine az bir süre kala diğer 7 kişiyle birlikte oradaydım. İçerisi zifiri karanlık olduğu için cep telefonu, kamera gibi ışık verebilecek eşyalarımızı girişin hemen yan tarafındaki kilitli dolaplara bıraktık. hatta bunlara saat, mücevher, fosforlu kıyafet ve ayakkabılar da dahildi. seans saatinde içeriye alındık. herkesin heyecanlı olduğu yüzünden anlaşılıyordu çünkü içeride bizi neyin beklediğini bilmiyorduk. Bir görevli gelip bizlere görme engellilerin kullandığı sopalardan vererek, içeride bunları nasıl kullanmamız gerektiğini anlatarak başladı konuşmasına. Tek sıra oluşturmamızı istedi ve en baştaki ile en sondaki kişinin isimlerini sordu. Kaybolmamak için bu isimleri unutmamamız gerekiyordu. Sol elimizi duvardan ayırmayarak ilerleyecektik ve bir kaç adım sonra "bana doğru gelin" sesine ulaşmaya çalışacaktık. İşte o bir kaç adımda tamamen zifiri karanlıktaydık. Sergi sonunda muhteşem bir insan olduğunu düşündüğüm o adamın sesine doğru gitmeye başladık. Bizi çağıran o seste, yaşama sevinci vardı sanki. Hepimizde olandan daha da çok bir yaşama sevinci. Hayran olmamak mümkün değildi. Karanlıkta yürümeye çalışmanın verdiği korkuyla pek çok duyguyu aynı anda hissettiğimi hatırlıyorum. Hayatımda yaşadığım en tarif edilemez duygulardan biriydi desem daha doğru olur.
Geniş bir alana vardık elimizdeki sopaları yerde yavaşça gezdirerek. Kuşların ve akan suyun sesi duyuluyordu. Her yer yine zifiri karanlıktı. Rehberimizin, "sizi parka getirdim, etrafı biraz keşfedin sonra da oturup soluklanalım" dediğini duydum. Tabi oturmak için bankları bulmamız gerekiyordu. Açık bir alanda olduğunuzu bilseniz bile o kadar küçük adımlar atıyorsunuz ki, o bankı bulmak çok zor hale geliyor. Uzun uğraşlar sonucu bulduk neyse ki.
Bu etaptan sonra bizi manavlar, tramvay, vapur, istiklal caddesi, trafik ışıkları ve sinema bekliyordu. Manavda aslında patatesin epey yoğun bir kokusunun olduğunu farketmem, şu an bile düşününce beni şaşkınlığa uğratır. Diğer yandan kuş ve denizin sesi o kadar huzur vericiydi ki, dışarıda vapura bindiğimde gözümü kapatıp dinlemeye çalıştığım o sesle, bu vapurda dinlediğim sesin hiç bir benzerliği yoktu. Bir duyuyu kaybedince diğer duyulara yoğunlaşmak dedikleri şey tam da buymuş. Vapurda rehberimizden kendi yazdığı güzel şiirini dinlemenin verdiği huzur, deniz sesininkiyle kıyaslanamazdı bile.
Sinemaya geldiğimizde ise bazı filmlerden sahneler dinledik ve tahminler yaptık. Bir kafede oturup sohbet ettik ve sırayla düşüncelerimizden bahsettik. Rehberimiz o hayat dolu, mutlu sesiyle bizle konuşurken, benim çoktan gözlerim dolmuştu.
Serginin en gözden yaş akıtan kısmı buydu. Rehberimiz gözlerini otuzlu yaşlarının başında kaybettiğini söyledi. Fazla talihsiz bir olay yaşamış. Gözünde şu an oranını tam hatırlayamadığım bir bozuklukla ve tabi ki tamamen iyileşme umuduyla ameliyata girmiş, uyandığında ise görme yeteneğini kaybetmiş. Ama o bu durumu anlatırken bile, "iyi tarafları da var. eşimi en son gördüğümde 55 kiloydu incecikti. aradan 20 sene geçti kim bilir kaç kilodur. ama ben onu hep öyle genç ve güzel hatırlayacağım." esprisiyle sonlandırdı konuşmasını.
Orada edindiğim ve beni hüzünlendiren bir başka bilgi ise, doğuştan görme engelli insanların rüyalarında sadece ses duydukları oldu. Sonradan görme yeteneğini kaybeden insanların da o andan sonra rüyaları sadece sesli oluyormuş. Rehberimizin söylediğine göre, en azından eski görüntüleri gözlerinde canlandırabiliyorlarmış. Kendimizi onların yerine koymanın tam da zamanı diye düşündüm bu üzücü konuşmadan sonra.
Gelelim serginin son kısmına. Elimize kağıt ve kalem aldık. Hala zifiri karanlıktayız. Karşımızdaki koca duvara dokundukça koskocaman Braille alfabesiyle karşı karşıya olduğumuzu anladık. 6'lı nokta sistemiyle oluşturulan bu kabartmalı harflere dokunarak, kendi isimlerimizi Braille alfabesiyle kağıda yazmaya çalıştık. İlk önce dokunarak harfi buluyor, yine dokunarak harfin altındaki noktaların dizilişlerini anlıyor ve kağıda çiziyorduk. Bunun için sadece iki buçuk dakikamız vardı. Adımın son iki harfini yetiştiremesem de o kağıdı hala saklarım. Tabi kalemi de.

Muhteşem bir mekan, muhteşem bir sergi. Adeta gözleri görmeyen bir insanın İstanbul'da bir gününü yaşıyorsunuz. Her şey o kadar ayrıntılı düşünülmüş ve o kadar gerçekçi ki çiçek kokularını ve hatta deniz kokusunu bile alabiliyorsunuz. Sergiye girerken tanımadığınız kişilerle içeride aranızda bir bağ oluşuyor sanki. Sopayla yürümeye çalışıyorsunuz, çoğu zaman da o sopayı kullanmayı unutuyorsunuz zaten. Çarpışmalar da kaçınılmaz oluyor böylelikle. 90 dakika içeride kalmaktan çekinenler varsa tereddüt etmesinler, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. En azından 90 dakika empati yapılabilmesi adına herkesin gidip bu duyguları yaşamasını tavsiye ediyorum. Süresinin 7 eylüle kadar uzatıldığını öğrendim. Hala geç kalmış değilsiniz. Çıktığınızda kendinizi fazlasıyla sersemlemiş ve bu insanlara karşı neden bir duyarsızlık var, neden kendimizi onların yerine koymuyoruz gibi sorulara cevaplar düşünürken bulacaksınız kendinizi. Bilinçlenmek adına iyi bir adım olacağını düşünüyorum.
Her şeyden önemlisi de gözlerindeki ışığı kaybetmiş olsa da kalbindeki ışığı kaybetmemiş olan rehberime ve orada emeği geçen tüm rehberlere sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Bana sorarsanız, Karanlıkta Diyalog'a gidin ve bir mavinin bile sizin için ne kadar önemli olduğunu anlayın.
Sayfa: