DUYURU
Kapat
Tecrübelerinizi takip edin!
Sitemizde YAZAR olmak isteyenler yukarıdaki "yazar ol" butonunu kullanarak üye olabilirler. Artık yeni üyelere aktivasyon linki göndermiyoruz. Direkt giriş yapıp paylaşım yapabilirsiniz.

Kötü niyetli kişilerin paylaşımlarını otomatik olarak yayınlamamak için ilk defa üye olup tecrübe paylaşan arkadaşların paylaşımlarını bir süre bekletmek zorunda kalıyoruz. Yeni üyeyseniz paylaştığınız tecrübenin yayınlanması birkaç gün sürebilir. Takip ediniz.
Sayfa:

Mihail Yuryeviç Lermontov - Zamanımızın Bir Kahramanı


Zamanımızın Bir Kahramanı , Mihail Yuryeviç Lermontov'un olgunluk dönemi eseridir. Olgunluk dönemi dediğime bakmayın. Adam daha 26 yaşındayken bu eseri kaleme alıyor ve sonrasında bir düelloda ölüyor.

26 yaşında ne kadar olgun olunabilir ki dememek lazım. Lermontov'un kadınları tanıma kabiliyeti bana 26 yaşın üzerinde bir tecrübede olduğunu ifade ediyor.

Freud'a sorulan "Kadınlar ne ister?" sorusunu Lermontov'a yöneltseydik muhtemelen daha net ve aydınlatıcı cevaplar alabilirdik.


"Bu kadın beni seviyor, ama ben evliyim: demek ki onu sevmemeliyim.

şimdi de kadınların yöntemi:

evli olduğum için onu sevmemeliyim; ama o beni seviyor. demek ki...

burada bir sürü nokta sıralanabilir, çünkü mantık durur, artık sözü geçen dildir, gözlerdir ve sonra da, eğer varsa, yürek konuşur.

bu yazdıklarımı bir kadın görse ne olurdu? "iftira!" diye haykırırdı öfkeyle."

Toplam 1 fotoğraf bulunmaktadır
Romanın tarihsel gelişimi:
Lermontov, 1836 yılında romanı tasarlar, oluşturacağı kahraman küçük bir muhafız birliği subayıdır.
1837’de Kafkasya’ya ilk sürgününden sonra, Pyatigorsk’a tren yolculuğu, Kislovodsk, savaş hareketinin başladığı yerlerde bulunması, sürülmüş Dekabristler ile buluşmaları düşüncelerini etkiler.
Romanın yazılmaya başlandığı tarih ile ilgili kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte 1838 yılının başları olarak kabul edilmektedir. Kafkasya izlenimlerinin, romanın temelini oluşturması bu düşünceyi doğrular niteliktedir.
Kitabın ilk öyküsü olan “Бэла” (Bella) 1839 yılının Mart ayında “Отечественные записки” dergisinin ikinci cildi üçüncü sayısında “Bir subayın Kafkasya ile ilgili notlarından” alt başlığıyla yayımlanır.
1839 yılında dergide ikinci öykü olarak “Бэла”dan 8 ay sonra 1839 Kasım ayında derginin altıncı cildi on birinci sayısında “Фаталист” (Kaderci) yayımlanır.
Üçüncü öykü olan “Тамань”(Taman) 1840 Şubat ayında derginin sekizinci cilt, ikinci sayısında yayımlanır.
1840 yılının mayıs ayında Zamanımızın Bir Kahramanı’nın ilk baskısı yayımlandı ve böylelikle “Максим Максимыч”(Maksim Maksimiç) öyküsü ilk defa okuyucuyla buluştu.

Ana Tema:
Eserin ana teması Peçorin’in kendisiyle bağlantılıdır. Zamanımızın Bir Kahramanı’nın ana fikri, insanların kötülüklerini göstermektir. Lermontov, zaman içinde değişen Rus toplumunun durumunu yansıtır, modern Rus toplumunu temsilen Peçorin karakterini açıklamaya yoğunlaşır. Yazarın amacı, döneminin insan imgesini yaratmaktır.Bu kompozisyon ve tema, yaşanılan edebi probleme bir çözümdür. Aslında gerçek mutluluk, bir bireyin kendi düşünceleri doğrultusunda yaşamını yönlendirmesi ayrıca diğer bireylerle ilişkilerini iyilik, erdem ve adalet ilkelerine dayandırarak kurması durumunda olmasıdır.
Дума(Düşünce) şiiri ve Zamanımızın Bir Kahramanı romanı ortak ahlaki-felsefi ve sosyo-politik konularda birleştirilmiştir. Lermontov, her iki çalışmasında gelecek nesilin parlak temsilcilerinin kaderi üzerinde düşünür ve kendi zamanının manevi ve sosyal kötülüklerini sorgular. 19.yüzyılın 30’lu jenerasyonunun problemlerini yapıtlarında işler. Hayatın anlamı ve amacı problemi, güçlü insanın eylemsizliği trajedisi onun şiirlerinde tüm jenerasyonun bir örneği olduğu düşünülür, romanda bunlar Peçorin görüntüsüyle karakterize edilir.
“Kaygıyla bakıyorum bizim kuşağa!
Geleceği ya boş, ya karanlık görünüyor.
Böyleyken, bilincin ve kuşkunun yükü altında
Eylemsizlik içinde kocuyor.”

Yine Lermontov’un her iki çalışmasında 30’lu jenerasyonun gerçek hayata kayıtsız, içe dönük olmaya yatkın, olağanüstü yetenek ve güçlerini kullanma konusunda yetersiz olduklarını söylediğini ve sürekli olarak bu düşünceleri işlediğini görürüz. “Kuruttuk aklımızı yararsız bilimlerle…” Lermontov’un jenerasyonunun ruhsal boşlukları ve çelişkileri ve insan ilişkilerinin değeri hakkındaki düşüncelerini şu dizede yansıtır;
“Sevgimiz de rastlantısal nefretimiz de,
Kurban vermiyoruz ne kine ne aşka.”
Lermontov şiirde dile getirdiği sorulara kitabında yanıt arar.

Zamanın Nesline Bakış:
19. yüzyılda 20’lerin sonu, 30’ların başı: Soylu aydınların öncülüğündeki ideolojik bunalım çağıdır. Bu dönem Dekabrist ayaklanmasının yenilgisi ve toplumsal hayatın her alanındaki Nikolay etkisiyle ilişkilidir.
Karakteristik özellikler: Atalarının yanlışlarından ders almayı öğrenme gereksinimi, önceki nesillerin değişmez gördüklerini yeniden sorgulama, kendilerine özgü ahlaksal-felsefik pozisyon üretmek.
30’lu yıllarda tahsilli ve düşünebilen insanların ezici üstünlüğü bile amaçlarında başarıyı ve netliği sağlayamadı.
Peçorin: Dekabrist sonrası dönemin tipik bir karakteridir. Kendi kaderi, kendi ıstırabı ve şüphesi ve kendi iç dünyasının tüm yapısı ile o gerçekten de bu zamana aittir.

Romanın Yapısal Özellikleri:
Roman, iki ana bölüm ve zaman bakımından birbirini takip etmeyen beş öyküden oluşmaktadır. Birinci bölümde anlatıcıları ismini bilmediğimiz yolculuk yapan bir subay ve Maksim Maksimiç olan iki öykü, ikinci bölümde ise anlatıcısı Peçorin olan üç öykü bulunmaktadır. Bu bölüm, Peçorin’in günlükleridir.
Bütün olarak baktığımızda Peçorin’in Kafkasya’da bulunduğu zaman dilimi anlatılmaktadır.
Maksim Maksimiç haricindeki öykülerden her biri bir veya birkaç tane tamamlanmış özel birer olaydır ve olaylar Peçorin etkisiyle çözüme kavuşur.
Romanın bütünlüğünü sağlayan kişi Peçorin’dir.
Lermontov’un belirlediği süje ile fabula kurgusunu bozarak, olayları ileri ve geri dönüşlü olarak vermesi ve üç ağızdan anlatması romanın en büyük özelliğidir.
Romanın süjesinin Lermontov tarafından bu biçimde düzenlenmiş olması bize Peçorin karakterini yavaş yavaş tanıma ve daha derinden algılama imkanı sunmuştur.
Romanın iki bölümden oluşmasının nedeni ise ilk bölümde kahramanı yalnızca dış gözlemcilerin gözünden anlatıp ikinci bölümde ise hatıra defterinin yardımı ile ilk ağızdan anlatarak Peçorin’in iç dünyası tanıtmaktır.
İki bölüm birbirini tamamlar ve bir bütün olarak bakıldığında ayrıntılarıyla incelenmiş bir insan tipi ortaya çıkar.

Olayların Kronolojik Sırası:
Taman: Peterburg’tan Kafkasya’ya asker taburunun bulunduğu Taman kentine gönderilir.(yaklaşık 1830)
Prenses Meri: 10 Mayıs 1832’de Pyatigorsk kentindeki kaplıcalara izinli olarak gider, sonrasında Kislovodsk’a geçer ve burada Gruşnitski’yi düelloda öldürür.(17 Haziran 1832)
Düello sonrası Çeçenistan’daki izbe bir kaleye sürülür ve Maksim Maksimiç’le burada tanışır, fakat bu tanışma Bela öyküsünde Maksim Maksimiç tarafından anlatılmaktadır.
Kaderci: Aralık 1832 Peçorin, iki haftalığına Terek Nehri kuzeyindeki Kazak köyüne gider.
Bella: 1833 ilkbaharında kaçırdığı Bela, eylül ayında Kazbiç tarafından öldürülür.
Maksim Maksimiç: Bela’nın ölümünden yaklaşık üç ay sonra Gürcistan’a tayin edilir, oradan Peterburg’a döner. Peterburg’tan yaklaşık 4 yıl sonra İran’a yola çıktığında Vladikafkas’ta Maksim Maksimiç ve gezginci subay ile karşılaşır.
1838-1839’da İran’dan dönerken Peçorin’in öldüğü haberini alan subay, Maksim Maksimiç’ten aldığı Peçorin’in hatıra defterini yayımlama kararı alır. Peçorin’in ölüm haberini ise hatıra defterinin önsözünde verir.

Romanın Türü:

Bella: Romantik öykü, gezi denemesi
Maksim Maksimiç: Psikolojik öykü
Taman: Macera öyküsü, aksiyon dolu bir hikaye
Prenses Meri: Sosyetik öykü günlüğü
Kaderci: Romantik öykü notları

"Sosyo-psikolojik felsefik roman"

Anlatıcılar:
Bella: Maksim Maksimiç
Maksim Maksimiç: Seyahat eden subay
Taman: Peçorin
Prenses Meri:Peçorin
Kaderci:Peçorin

Bella Öyküsü:
Romanın ilk öyküsü olan Bela’nın anlatıcısı genç gezgin subaydır. Tiflis’ten başlayıp, Kayşavur vadisinden geçerek Vladikafkas’a devam eder. Kısa betimlemelerle Kafkasya doğasını diğer yandan da Maksim Maksimiç’i bize tanıtır. Subay ile Maksim Maksimiç ilk olarak dağ evine giderken tanışırlar. Subay ve Maksim Maksimiç arasında yöre halkı ile ilgili bir konuşma gerçekleşir. Dağda yaşayan halklara ilişkin görüşleri oldukça serttir ve bu görüşlerden onu halkı çok iyi tanıdığını ve uzun zamandır içlerinde olduğunu anlıyoruz. Subay, yolculuğu anlatırken anlatıcı değişikliği olur ve Maksim Maksimiç beş yıl önce tanık olduğu bir olayı anlatmaya başlar. Anlatıcının değişikliği öyküye yeni boyutlar katar. Örneğin, Maksim Maksimiç’in kullandığı dil onun karakterini yansıtır.
Ancak, bu sözlerin yanında yaşam gerçeklerinin verilmesi, kaldıkları dağ evinin tüm yoksulluğu halkın farklı algılanmasına neden olur. Osetlerin para sever davranışları yoksulluklarıyla gölgelenir. Lermontov, yerli halkı Maksim Maksimiç aracılığıyla betimler ve böylece romandaki anlatımın gerçekçi olmasını sağlar.
Maksim Maksimiç beş yıl önce Peçorin adında bir subay ile tanışmasını ve Bella adlı bir kızın, Peçorin tarafından kaçırılması hikayesini anlatır. İlk olarak Peçorin’i şöyle tasvir eder:

“Bir sonbahar günü, erzak postası geldi; postada bir de subay, yirmi beş yaşlarında bir delikanlı vardı. Tepeden tırnağa üniformalı, yanıma çıkıp kalede benimle kalmak üzere emir almış olduğunu bildirdi. Öyle ince biriydi ki, teni öyle narin, giydiği üniforma öyle pırıl pırıldı ki Kafkasya’ya yeni geldiğini hemen anladım.”

“Adı…Gregoriy Aleksandroviç Peçorin’di. Tatlı, evet, tatlı bir adamdı, ama garipti biraz…”
Bu cümlelerinden Maksim Maksimiç’in Peçorin’i gizemli bulduğu anlaşılmaktadır.

Yüzbaşı Azamat karakterini, 15 yaşında, çevik, çabuk sinirlenen, paraya düşkün tipik bir Çerkez olarak betimler.
Öykünün yükselmeye başladığı nokta, yaşlı prensin Maksim Maksimiç ve Peçorin’i düğüne çağırmasıdır. Maksim Maksimiç aracılığıyla düğünü ve halkın geleneklerini tasvir eder. Bu halka güvenmediğini bir kez daha belirtir.
Bu düğünde 16 yaşlarındaki evin küçük kızı Bella, Peçorin’e bir çeşit övgü söyler. Maksim Maksimiç, Bella’yı şöyle tasvir eder:
“Gerçekten de güzeldi: Uzun boylu, ince, gözleri bir dağ ceylanının gözleri gibi kapkara, bakışları insanın içine işliyor.”
Lermontov, burada dikkati insanın iç dünyasını, duygularını ve kişiliğini yansıtan dış görüntünün en önemli parçası gözlere çeker.
Bella’dan bir başka kişi daha etkilenir, o da Kazbiç’tir. Burada, Azamat’ın Kazbiç’in atına olan ilgisini ve Maksim Maksimiç’in Kazbiç ve Azamat’ın konuşmalarına tanık oduğunu görürüz.
Kazbiç’le Azamat’ın konuşmalarında Lermontov, bu halka ait ifadeler ve davranışlar kullanır.Maksimiç, Kazbiç ve Azamat’ın konuşmalarını Peçorin’e anlatır. Azamat’ın Karagöz’e olan düşkünlüğünü öğrenen Peçorin, Bella’yı elde etme fırsatını yakalayacaktır. Bu kozu kullanır ve Azamat’ın Bella’yı kaçırarak kaleye getirmesini sağlar. Bela ise bir süre direnir, daha sonra yavaş yavaş kabullenmeye başlar ve mutlu olurlar. Bu arada Kazbiç Bela’nın babasını öldürür.Peçorin ve Bela’nın mutlulukları uzun sürmez. Peçorin’in Bela’ya karşı hisleri onun ruhunun uyanışıyla farklılaşır. Maksim Maksimiç bu durumu sorguladığında Peçorin kendini şiddetle ve acımasızca yargılar. Karşılık olarak Peçorin’in söyledikleri, onun psikolojik durumunu bize yansıtır:
“ Kötü bir huyum var benim, artık böyle mi yetiştirildim, yoksa Tanrı mı beni böyle yarattı, orasını bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu: Başkalarının mutsuz olmasına sebep oluyorsam, bilin ki ben onlardan daha az mutsuz değilim.”
Peçorin’in bu konuşmasını aktarmasından sonra subaya gençleri sorar ve subay düşüncelerinden bahseder. Bu düşüncelerde Lermontov’un dönemin gençliğine tepkisini görürüz.
Daha sonra Kazbiç, Bela’yı kaçırıp hançerler ve Bela birkaç gün içinde acı çekerek ölür.

Bella ve Peçorin Aşkı:
Mihaylova’nın yorumu ile:
Lermontov burada toplum koşulları ile içi boşalan bir insanın aşkından duyduğu pişmanlığı gözler önüne serer. Uygarlığın yol açtığı çarpıklıklarda yaşamın anlamını bulamayan bir insanla doğallığını koruyan bir kadının bir araya gelmesinin aşk için yeterli olmadığını kanıtlar. İki insanı birbirine bağlayan en güçlü duygulardan biri olan aşkın sürebilmesinin, ikisinin yaşam ve toplum üzerine görüşlerinin bütünlüğüne bağlı olduğunu anlatır.

Belinski’nin yorumu ile:
Ateş için tutuşturucu nasıl gerekli ise, aşk için de aynı şekilde akılsal içerik şarttır; aşk iki yakın yapıdaki insanın sonsuzluk duygusuyla uyumlu bir şekilde birleşmesidir. Bella’nın aşkı Peçorin için bir kerede içip bir damla bile bırakmadığı bir kadeh tatlı bir içecekti, ancak onun ruhunun bir kadeh içeceğe değil, hiç azalmadan her dakika kadehini daldıracağı bir okyanusa ihtiyacı vardı.

Öyküdeki Karakter Analizleri:
Maksim Maksimiç: Dağda yaşayan halklarla yapılan savaşın yükünü taşıyan,Kafkasya’da görev yapan bir asker tipini temsil etmektedir. Sıradan sade bir insandır ve Peçorin gibi karakterleri anlayamaz.. Sert ve basit bir konuşması olan, ancak temiz ve iyi kalpli, tamamen Rus özellikleri olan bir tiptir. Bella’ya karşı yumuşaktır.Maksim Maksimiç karakterinin olayları değerlendirme yeteneğini Lermontov,onun yaşamı olduğu gibi algılaması yoluyla açıklar. Görüşleri askerlik yaşamının getirdiği sınırlı yaşam deneyimlerinden oluşur. Aklını, yaşamı, gelenek ve görüşleri sorgulayan sorular sormaz.
Peçorin: Karakterin temeli zıtlıklardan oluşmaktadır. Bu hikayede duygularında kararsız, cesur ve derinlemesine düşünen biri olarak karşımıza çıkar. Kendi içinde kaderi ile tartışır. Büyüleyici ve gizemli ancak aynı zamanda acı doludur. Bu hikayede yine de Peçorin’i tam olarak anlayamayız. Bella’nın ölümüne karşı kayıtsız gibi görünüyor olsa da aslında bu dönem onun için büyük bir sarsıntı olmuştur. Bella’yı ailesinden koparttığı için suçludur. Yaşamın anlamını doğal yapısı bozulmamış bir toplumda aramış, ancak başarısız olmuştur. Tatminsizliğinin nedeni eylem alanı bulunmayan bir toplumda yaşamasıdır.
Bella: Peçorin’in bencilliğinin kurbanı olan masum Çerkez kızıdır. Gözleri ile dikkat çeker. Şımarık bir prenses edasından çok gururu ile ön plana çıkar. Duygularından çok Peçorin’e aşkı kaleme alınır. Dinine düşkündür. Dağlık bölge kadının özelliklerini taşır. Zıtlıklar altında acı çeker. Bella’nın aşkı insancıl, her türlü hesaptan uzak gerçek bir duygudur. Bella, onurlu ve kendine saygılı bir kızdır.

Bu öyküde Peçorin'i nasıl görürüz?
Her istediğini elde etmeye alışkın ve egoist bir karakter olarak karşımıza çıkar. Karakterinin özü zıtlıklardan oluşmaktadır. Lermontov kahramanını yaşamın anlamını arayan biri olarak tanıtır. Mutluluğunu Bella ile bulacağını düşünür ancak ondan da sıkılır. Mutluluğu yaşamın içinde yer alan duygulardan sadece biri olarak gören kahraman, yaşama anlam veren duyguların arayışını sürdüğünü şu sözleri ile belirtir:
“Mutluluğa alıştığım gibi acı çekmeye de çabucak alışıyorum. Bu nedenle yaşam gözümde anlamsızlaşıyor.”
Bu öyküde herkese dediklerini kabul ettirebilme yeteneğine sahip olduğunu görürüz. Maksim Maksimiç bu durumu şöyle ifade eder:
“Öyle insanlar vardır ki onların dedikleri kabul edilir.”
Peçorin baskın bir karakterdir. Maksim Maksimiç’i Bella’yı kaçırdığı için Peçorin’i azarlamak istemesi ancak yapamaması, Azamat’ın kendini Peçorin’in iknasına bırakması ve Bella’yı sonunda kendine aşık etmesi bu özelliğini kanıtlar niteliktedir.Bu öyküde Peçorin’in içsel durumunu Maksim Maksimiç tam olarak anlayamaz. Peçorin ve Maksim Maksimiç arasında düşünce ve his ortaklığı yoktur buna rağmen Bella’yı kurtarma anında Bella için endişelenerek ortak bir paydada buluşurlar. Bu yüzden Maksimiç Peçorin ile ilişkilerinden bahsederken “biz” diyerek bahseder.

Maksim Maksimiç Öyküsü:
Subayın gezi notlarının sonudur ve Peçorin’in bir hatıra defterinin olduğunu öğrenildiği öyküdür. Subay, gezisinin devamından bahseder. Konakladığı handa Maksim Maksimiç ile tekrar karşılaşır. Yeni gelen güzel bir araba dikkatlerini çeker, sahibinin Peçorin olduğunu öğrenirler. Maksimiç, bir an önce onu görmek ister ancak ertesi güne kadar beklemek zorunda kalır. Diğer gün, Peçorin’i arabasının yanında gören Maksimiç samimi bir şekilde selamlaşmak ister ancak Peçorin çok soğuk davranır ve İran’a gitmekte olduğunu söyler ve günlüklerini önemsemez. Maksimiç’in hayal kırıklığını subay şu cümle ile ifade eder:
“ Zavallı dostum, ne ummuştu, ne bulmuştu. Neye uğradığını şaşırmış, hala ayakta, onu uğurladığı yerde duruyordu.”
“Sinirinden gözleri dolmuştu, gözyaşı damlacıkları kirpiklerinde parlıyordu.
Bu öyküde detaylı olarak Peçorin'in portresini okuruz.

Peçorin ve Zaman:

Peçorin geçmişini hatırlamak istemiyor, hatıraları ve umutlarının ona büsbütün acı vermemesi için kederli, hayata küsmüş bir şekilde yalnız bırakılmayı istiyor. Elbette ki o her şeyi hatırlıyor ve hatıraları ona acı veriyor. Peçorin sadece Maksimiç’ten değil aynı zamanda hatıralarından da kaçıyor. Geçmiş ona değersiz görünüyor, günlüğünü ileride anılarını okumak için yazıyor olsa da yazdığı günlüğüne karşı oldukça kayıtsızdır. Peçorin, hayattan hiç bir şey beklemeyen depresif bir insan olarak çizilir. Maksim Maksimiç ile karşılaşması sıradan biriyle soylu birinin arasındaki uçurumu vurgulamaktadır. Buna ek olarak Peçorin’in kendi iç sıkıntısı hayatındaki kayıtsızlık ile ilişkilendirilebilir. Şimdi ve gelecek için hayatında herhangi bir amacı yoktur. Dekabrist sonrası dönemin tipik bir karakteridir.

Peçorin'in Hatıra Defterine Önsöz:

Peçorin’in İran’dan dönerken öldüğünü öğrenen subay Peçorin’in günlüğünü yayımlamaya karar verir. Subay, notların bir insanın iç dünyasını gözler önüne serdiği için büyük ulusların tarihi kadar ilgi çekici bulduğunu belirtir.

Taman Öyküsü:
Peçorin’in hatıra defterinde okuduğumuz ve onun bakış açısından aktarılan ilk öyküdür. Bu öyküde Peçorin geçmişinde yaşadığı bir olayı aktarır. Bu olay Peçorin’in yolculuğunu anlatması ile başlar ve gelişir.
Lermontov’un bu öyküde sıkça gerçekçi ve romantik öğeleri birlikte kullandığı görülür. Kaçakçıları abartısız bir biçimde tasvir etmesi gerçekçi anlatımına örnektir. Su perisini tasvir edişinde ise romantik öğelere rastlanır. Peçorin Taman kentine ulaştığında kalacak yer bulmakta zorlanır ve kaldığı yerin betimlemelerinde gerçekçiliği , romantik yapıtlara özgü evsizlik, kanun dışılık ve özgür iradeyi yansıtır. Peçorin’in günlüğü, onun gördüklerini ve deneyimlerini aktarmadaki yeteneklerini gözler önüne serer. Peçorin, mekan değişikliğiyle birlikte doğanın güzelliğini hisseder ve doğanın renklerini görür. Dalgaların sesini dinler ve deniz hayatına hayran kalır. Doğa betimlemelerini yaparken kullandığı dil ile okuyucunun karşısına yetenekli bir yazar olarak çıkar. Kaçakçılar ve Peçorin’in ortak noktası gizemli olmalarıdır. Kör çocuğun ağladığını gördüğünde onun yalnız olduğunu fark eder. Aralarında kader, deneyim ve duygu birliği hisseder. Peçorin ve diğer karakterlerin hikayeleri mükemmel değildir. Hepsi tutkuları ve hırslarının esiri olmuştur. Peçorin onları gizlice izlemek ister ancak başarılı olamaz ve fark edilir. Oradaki tehlikelerle dolu dünyaya yabancıdır.
Taman öyküsünde Peçorin’in kendisini içinde bulduğu insanlar kural tanımaz ve topluma karşı açık savaş sürdüren bir gruptur. Peçorin’in bunların arasına bir maceraya atılmasının nedeni, uğrunda yaşanacak bir amaç ve kaybetmiş olduğu yaşama sevincini bulabileceğine olan inancıdır. Fakat, karşılaştığı bu olaylar insanın yaşamına anlam katacak bir değerden uzaktır bu nedenle Peçorin’in çabaları karşılıksız kalacaktır. Öykünün sonunda Peçorin, kaçakçıların yaşamına müdahale ettiği için duyduğu pişmanlığı şu şekilde belirtir: “ Niçin, niçin kader beni namuslu kaçakçıların kurulu düzenlerini bozdurup yerlerinden, yurtlarından etmeye aracı yapmıştı? Bir kaynağın düzgün suyuna fırlatılan bir taş gibi huzurlarını bozmuştum onların, az kalsın bir taş gibi kendim de batacaktım!”

Bu öyküde Peçorin'in karakteri:

Genç ve tecrübesiz. Tutkulu ve fevri davranır. Hassas ve romantiktir. Macera arar, tehlikelere atılmak ister. Tüm eylemlerinde hayatın sırlarına ulaşma isteği görülür.

Prenses Meri Öyküsü:
Pyatigorsk’a (kaplıcalar) ulaştıktan bir süre sonra Peçorin gezici taburda tanışmış olduğu harp okulu öğrencisi olan Gruşnitski ile karşılaşır ve birbirlerinden hoşlanmazlar ancak samimi davranırlar. Gruşnitski Prenses Meri’ye karşı bazı duygular beslemeye başlar. Peçorin bu ilgiyi farkeder ve aralarına girmeye çalışır, prensesin kısa bir süre sonra Gruşnitski’den sıkılacağını bilir. Peçorin’in prensesi baştan çıkarmak için üç ana nedeni vardır. Gruşnitski’nin mutluluğunu bozmak, egosunu tatmin etmek ve kaybettiği aşkı Vera ile iletişim kurabilmek.
Sonunda prensesin kalbini kazanır ancak kendisi ona karşı herhangi bir şey hissetmez. Bu sırada Gruşnitski Peçorin’inihanetinden ötürü ona diş bilemektedir ve Subay Yüzbaşı’nın yardımıyla Peçorin’e karşı plan yapar ve onu sonu düelloya varan tartışmaya çeker. Tüm bunlar olurken Peçorin her şeyin farkındadır. Düelloda Peçorin Gruşnitski’yi öldürür ve Peçorin’in kendisi dahil kimse mutlu sona ulaşamaz ve Peçorin Vera’yı kaybeder.
Prenses Meri öyküsünde kahraman ilk kez kalabalık bir ortam içinde gösterilir. Bu toplulukla ilgili izlenimleri şu şekildedir:
“…Kimi sivil kimi asker bir erkek grubuna yetiştim; bunlar sonradan öğrendiğime göre, sulardan yararlanmak isteyenlerin arasında özel bir sınıf meydana getiriyorlarmış. İçerlermiş ama su değilmiş içtikleri, az yürürlermiş, geçici maceralara atılırlarmış, kumar oynarlarmış ve can sıkıntısından şikayet ederlermiş. Basbayağı züppe bunlar.”

Karakter Analizleri:
Gruşnitski: Kendisiyle ve yaşadığı toplumla uyumlu bir kişidir. Gösterişli davranışlara ve konuşmalara meyillidir. Yalnızmış gibi davranır, gizemli ve hayal kırıklığına uğramış romantik kahramanı oynar. Bir çok maske altına gizlenir. Doğal yapısında öfke ve nefret vardır. Sığ ve bencil bir ruha sahiptir.

Peçorin: Kendisiyle ve toplumla sürekli çatışma halindedir. Kendinde değerli bir davranış veya özellik bulamaz. Romantik bir kahramandır. Sahip olduğu tüm özellikler gerçektir, gösterişli değil orjinaldir. Bencildir ancak karmaşık, derin ve çelişkili bir ruha sahiptir. İleri görüşlüdür.

Verner: Şüpheci ve materyalist kişiliğe sahip olan doktor Peçorin gibi soylu değildir ve bulunduğu toplumdan nefret eder. Verner ve Peçorin arasında birbirlerini anlamaya dayalı bir ilişki vardır. Peçorin onunla içsel sorunlarını tartışabilmekte ve onunla birlikte bulunmaktan mutluluk duymaktadır.
Mihaylova’nın yorumu ile:
Lermontov, Verner’in karakterini Peçorin’in karakterine yakın bir kişi olarak açıklar. Ayrıca benzer özellikleri olan insanlar ile konuşmanın verdiği rahatlık, genç subayın kişisel özelliklerinin daha net ve belirgin bir biçimde ortaya çıkmasına neden olur.

Prenses Meri: Meri güzel, soylu, sosyetik, genç, erkeklerin ilgisi ile şımarmamış, doğal, cesur ve asilliği ile sempatik olan ilgi çekici bir kızdır. İngiliz asıllı olduğu için çok iyi İngilizce bilir ve Byron’ı aslından İngilizce okur. Matematik ile ilgilidir. Prenses Meri eğitimli alımlı ve alçak gönüllü olarak betimlenir. Peçorin onu ağır başlı bulur.
Peçorin Gruşnitski’nin Prenses Meri’ye karşı olan ilgisini farkettikten sonra kıskançlık duygusuyla Prenses Meri’yi baştan çıkarmaya çalışır. Yaşadığı hisleri şu şekilde anlatır.
“Düpedüz yalan söylüyordum ama amacım onu öfkelendirmekti. Karşı çıkmak, vazgeçemediğim bir tutkumdur, zaten bütün hayatım üzücü ve kırıcı bir karşı çıkmalar zincirinden ibaret, gerek duygularıma gerek mantığıma…"

Vera: Kocası Ligovskayalar’ın akrabasıdır ve Peçorin’in eski aşkıdır. Verner Vera’yı şu şekilde betimler: Orta boylu, sarışın, düzgün hatlara sahip, veremli bir yüzü, sağ yanağında küçük kapkara bir beni var. Anlamlı yüzü ile dikkatimi çekti. Edebiyat bilimcisi Zamotin, Vera’nın karakteri ile ilgili görüşlerini şu sözler ile açıklar:
"Vera bir aşk kurbanıdır ve bu duygusu, onun hem iradesini, hem de aklını alır götürür. Ancak onun gözü kapalı köle gibi ve bilinçsizce sevdiğini söylemek doğru değildir. Hayır o Peçorin’i diğer soylu, dışarıdan kültürlü bir insan olarak görünen erkeklerden ayırabilmekte, onun ince artistik doğasını, ruhunun güçlü şeytanca çekiciliğinin kendine özgü karakterini, onun ümitsizliğini, büyüleyiciliğini anlayabilmekte ve değerlendirebilmektedir."
Vera’nın Peçorin’e olan aşkı Meri’de bulunmayan bir fedakarlık içeriyordu. Onun hassas kalbi Peçorin’in hırslarını ve tutkularını anlamasına izin veriyordu. Peçorin’in Vera’ya karşı güçlü bir hassasiyeti vardı. Bu onun hayatındaki tek gerçek aşktı. Korkunç üzüntüsü ve uzun süren unutulmayan heyecanı ile aşk oyunu olmadığı ve bu duyguların doğru olduğu kanıtlanıyordu.

“ Onu aldatmam. Dünyada aldatmaya katlanamayacağım tek kadın odur. Biliyorum, yakında ayrılacağız- belki de bir daha karşılaşmamacasına; ikimiz de ayrı yollardan mezara gideceğiz. Ama onun anısı, bozulmadan kalacak yüreğimde.”

“Senin kölen olduğumu bilirsin, hiç bir zaman isteklerine karşı duramadım… Bu yüzden de cezamı çekeceğim. Benden nasılsa bıkacaksın. Ben de onurumu korayım… Kendi adıma istemiyorum bunu, biliyorsun!“

“Neden beni böylesine seviyor gerçekten bilmiyorum; üstelik beni tam tamına, bütün aşağılık zaaflarımla, bütün kötü tutkularımla anlayan tek kadın o. Kötülük bu kadar çekici olabilir mi ki?”

“Çoğu zaman kendi kendime sorarım. Neden baştan çıkarmayı aklımdan bile geçirmediğim, evlenmeyi düşünmediğim bir genç kızın aşkını kazanmak için böylesine üsteliyorum? Vera, beni Prenses Meri’nin en çok sevebileceği erkekten fazla seviyor. Onu ele geçirilmez bir güzel olarak görseydim, belki de herhangi bir ilişki kurmanın güçlüğü bana çekici gelirdi.”

Fakat Peçorin kendini bu aşk için bile feda etmedi.

Peçorin için Gruşnitski'yi öldürmek kaçınılmaz mıydı?
Son ana kadar Peçorin Gruşnitski’ye yayılan dedikodu ve dolu olmayan tabanca için affetmeye hazırdı. Bu da Peçorin’in kuru bir bencil olmadığını, insanlara inanmak istediğini ve insanların alçak olmadığından emin olmak istediğini kanıtlar.

“ Daha vakit varken iftiranı geri al; yaptıklarını bağışlayacağım. Beni aldatamadın böylece kendime olan saygımı yeniden kazandım. Unutma bir zamanlar dosttuk.”

“ Kendimden iğreniyorum, sizden de nefret ediyorum. Beni öldürmezseniz karanlık bir köşede kıstırıp boğazınızı keserim. Bu dünyada ikimize birden yer yok.”
Düellonun şartları oldukça ağır olmasına rağmen, Peçorin oldukça cesur davrandı. En ufak yaralanmada kendini dipsiz bir uçurumda bulabilirdi. Dışarıdan oldukça sakindi ancak kalp atışları onu ele veriyordu. Buradan Peçorin’in kendini kontrol edebilen ve dayanıklı biri olduğunu anlarız.

Peçorin galibiyetini kutladı mı, düellodan sonraki durumu neydi?
Düello akşamı Peçorin’in tüm negatif özelliklerine ( bencillik, huzursuzluk, kendini sevme) Gruşnitski sahipti ve davranışlarının olumlu bir yanı yoktu. Peçorin için Gruşnitski’yi öldürmek, ruhunun önemsiz bir tarafını öldürmekti.

Düello’dan sonra söylediği tek şey: “Komedi bitti.”

Kaderci Öyküsü:
Peçorin’in son macerası bir Kazak köyünde geçmektedir. Peçorin ve arkadaşları kader üzerine bir tartışmaya girerler. Kadere inananlar ve inanmayanlar olarak ikiye ayrılırlar. Eski bir subay ve kumarbaz olduğu bilinen Vuliç bu sorunu çözmenin bir yolu olduğunu söyler ve kaderin varlığını kanıtlayabilmek için kendi hayatıyla bir kumar oynar. Dolu bir silahı kafasına dayar ve tetiği çeker silah patlamaz ve kaderin buna engel olduğunu düşünür.Bu olaylar gelişirken Peçorin Vuliç’in gözlerinde ölümü görür gibi olur. Bu olaydan sonra Vuliç oradan ayrılır ve yolda sarhoş bir Kazak tarafından doğranır. Vuliç’in ardından oradan ayrılan Peçorin yolda bu haberi alır ve şu sözleri söyler :

“ Bütün bunlardan sonra kaderci olunmaz mı? Ama insan bir şeye kesinlikle inanıp inanmadığını nereden bilebilir? Üstelik sık sık duyularımızın aldanışını, mantığımızın yanlışını inanç sanmaz mıyız? Ben, şüpheci olmayı severim; bu eğilim karakter sağlamlığını baltalamaz ki… Tam aksine, önüme ne çıkacağını bilmediğim zaman daha büyük bir cesaretle atılırım çünkü ölümden daha kötü bir şey gelmez başıma, ölümden de kaçmak olmaz. "

Mihaylova’nın yorumu ile:
"Lermontov’un kimsenin kesin olarak alın yazısının olup olmadığını söyleyemeyeceğine vurgu yapar. Her zaman rastlantı ve düşünce yanlışları olabilir. Alınyazısının olduğu kanıtlanan olaylarda bile eylemde bulunmak gerektiğini savunur. Yazara göre alınyazısı sorunu karşı eyleme geçerek, mücadelede bulunarak çözülebilir."
Sayfa: