DUYURU
Kapat
Tecrübelerinizi takip edin!
Sitemizde YAZAR olmak isteyenler yukarıdaki "yazar ol" butonunu kullanarak üye olabilirler. Artık yeni üyelere aktivasyon linki göndermiyoruz. Direkt giriş yapıp paylaşım yapabilirsiniz.

Kötü niyetli kişilerin paylaşımlarını otomatik olarak yayınlamamak için ilk defa üye olup tecrübe paylaşan arkadaşların paylaşımlarını bir süre bekletmek zorunda kalıyoruz. Yeni üyeyseniz paylaştığınız tecrübenin yayınlanması birkaç gün sürebilir. Takip ediniz.
Sayfa:

Dört Mevsim Tablosu



Toplam 1 fotoğraf bulunmaktadır
"Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir" diyen ulu önder artık Dolma Bahçe Sarayı'ndaki ceviz ağacından oymalı yatağında esirdi. Naciz vücudunun sona yaklaştığını iyiden iyiye hissetmeye başlamıştı. 30 Ağustos törenlerini Bayar'dan dinledi. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak'ı yanına çağırttı.
Ulaşınca "Çocuk" dedi.
-Biliyorum bu yolda konuşmak benim için de, senin için de ağır birşey. Ama başka çaremiz yoktur. Konuşmaya mecburuz. Şu vasiyetname meselesi... Bugün yarın bu işi bitirmeliyiz. Ne olur ne olmaz. İhtiyatlı olmalı. Mal olarak nemiz varsa derhal bir listesini yap, bana getir.
Vasiyetnamesi ile tüm taşınmaz mallarını CHP'ye bıraktı. Malların gelirleri ise kız kardeşi Makbule hanım ile 5 manevi kızına ödenecekti. İnönü'nün oğullarının yüksek öğrenimleri için de para ayrılacaktı. Gelirin geri kalanı ise Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu arasında paylaştırılacaktı.
İlk koma bir cuma gecesi geldi. Aniden fenalaştı ve ateşlendi. Pembe salondan yandaki küçük odaya taşındı. Sabah gözlerini açtığında başucunda Afet İnan vardı.
-Bana ne oldu? Bana birşey oldu.
dedi.
Daha sonra Afet'in kulağına fısıldadı: "Ölüm demek böyle olacak kızım."

Sonraki gün Salih Bozok ziyaret ettiğinde,
-Çok dermansızım Salih... Büsbütün başka bir adam oldum. Şu ellerimin haline bak...
diyecekti.

Bozok'un ziyaret ettiği gün parmakları titriyordu. Öyle ki yatağında içtiği sigarasını yorganın üzerine düşürdü. Salih Bozok düşen sigarayı hemen aldı ve attı.
Kesik kesik tekrar ediyordu: "Ben büsbütün başka bir adam oldum. Hiç hafızam kalmadı. Değiştim Salih. Artık o eski adam değilim."

Atatürk'ün Artık tek bir isteği vardı. 29 Ekim'de Ankara'da olmak... Geçen yıl nasıl da coşkuyla kutlanmıştı! Gerçi o zaman da hüzünlü yüzü, yorgun bedeni dikkati çekmişti ama alandaki coşku ona taze kan vermişti. Şimdi kurduğu cumhuriyetin 15. yılı yaklaşıyordu. Bütün arzusu bu törenlerde Ankara'da olmak, başkenti ile son bir kez kucaklaşmaktı.

Daha sonra Atatürk'ün silah arkadaşlarından Kılıç Ali, Atatürk'ün son günleri ile ilgili şöyle bir not düşecekti:
"Bir sabah erkenden Salih'le beni çağırttı. Yanındaki komodinin üzerine uzun yünlü çorap ve baldır sargısı koydurtmuştu. 'Ankara'ya giderken hangisini giyeyim?' diye sordu. Salih 'Paşam' dedi, 'Bende varis çorapları var, onları getireyim daha sıkı tutar.' O çoraplar getirtildi.
Atatürk "Bunları ayağıma çekerim, yakama bir eşarp sarar, trenden Gazi İstasyonu'na inerim. Derhal otomobile geçerek Çankaya'ya çıkarım.' diyor ve üsteliyordu:
-Ankaraya gidelim. Ne olacaksam orada olayım."

Ama bu son arzusu da ormanlara gitmek kadar imkansız bir hayaldi. Doktorlar değil Ankara'ya gitmek yerinden kalkmasına dahi razı olmadılar. Çaresiz boyun büktü.

O gün cumhuriyetin 15. yıl dönümüydü. Atatürk, Salih Bozok'a dönüp dönüp "Ah Ankara, ah Ankara'ya gidemedik!" diye söyleniyordu. O sırada beklenmedik bir şey oldu. 29 Ekim törenlerinden dönen Kuleli Askeri Lisesi öğrencilerini alan vapur Dolmabahçe önünden geçiyordu. Öğrenciler vapurdan "Atamızı görmek istiyoruz" diye bağırdılar. Atatürk sesleri duyunca pencereye gitmek istedi. Yanındakiler itiraz ettiler. Kılıç Ali vapura pencereden uzaklaşın işareti yaptı ama nafile. Atatürk ısrarcıydı. Koluna girdiler, pencere önünde bir koltuğa oturdu ve dışarı öğrencilere baktı. Gençler sevinçle "yayaya şaşaşa" diye bağırıyorlardı. Bir kısmı onu daha yakından görebilmek için suya atlayıp saraya doğru yüzmeye başladı. Sonra hep bir ağızdan 10. Yıl Marşını söylediler. "Çıktık açık alınla" sesleri Dolmabahçe Sarayı'nın hüzünlü duvarlarında yankılanıyordu...
Atatürk göz yaşlarını daha fazla tutamadı. Yanındakiler son düşmanı ölümle savaşan bu kudretli adamın ilk kez o gün ağladığını gördüler.

Birkaç gün sonra son haftaya girilmişti. Hastalık ağırlaşıyordu. Karnında toplanan su onu boğuyordu. 7 Kasım sabahı doktoru Nihad Reşad Belger'i çağırttı ve bu suyun derhal alınmasını istedi.

Prof. Dr. Nihad Reşad Belger o günü şöyle anlatacaktı: "Su çekilmeden önce kalbi takviye edecek tedbirler almak zarureti vardır dedim ve suyu yarın alabileceğimizi söyledim. Rahatsızlığı o kadar ilerlemişti ki, 'Emrediyorum, bunu bugün çekin' dedi.
Bu O'nun son buyruğuydu ve odadaki doktorların hiçbiri bu emre direnemedi. Doktorlar hazırlık için çıkınca Atatürk kaşlarını çattı, hiddetli bir sesle 'Ne için tereddüt ediyorlar, olacak olur.' dedi. Sonra da karnını göstererek 'Bu dayanılmazdır.' diye ekledi.
Sonrasında Dr. İhsan A. Özkaya şu şekilde not düşecekti. "Hazırlıklar tamamlandı ve 12.20'de ponksiyona başlandı. Atatürk karnındaki bütün suyun alınmasını istedi. Boşaltıldıkça ne kadar su çıktığını soruyordu. Gerçekte 6 litre su alındığı halde kendine bunun iki katı söylendi. Bu operasyondan sonra Atatürk oldukça rahatladı ve enginar yemek istediğini söyledi. Fakat bu sebze o zaman İstanbul'da bulunmadığından Hatay'a ısmarlandı. Enginarlar geldiğinde durumu ağırlaştı ve yemesi kısmet olmadı."

Daha sonra Atatürk'ün başyaveri Salih Bozok şöyle diyecekti: "Kılıç Ali ile birlikte doktorlardan hastalığa ilişkin izahat istedik. Hastalığın süratle ilerlediğini, kurtulma şansının yüzde 3 olduğunu söylediler. 'Karaciğer durdu, vaziyet vahim ve ümitsizdir' dediler.
Bu feci akıbeti öğrenmek beni büstün sarstı. İçimde en ufak bir ümit şulesi bile kalmamıştı. Atatürk ölüyordu."

Atatürk 8 Kasım 1938 gecesi şiddetli bir nöbetten sonra "Allahaısmarladık" diye mırıldandı ve yeniden komaya girdi. Bu ikinci ağır komaydı ve bir daha hiç çıkmayacaktı. Artık yanındaki herkes O'nun son saatlerini yaşadığını biliyordu. Ama ağlamak ve başucunda çırpınmaktan başka ellerinden birşey gelmiyordu.
Bir ara sağındaki tuvalet masasının üzerindeki saate baktı. Herhalde iyi görememiş olacak ki yanındaki Hasan Rıza Soyak'a sordu: " Saat kaç?"
Soyak hemen cevap verdi:
-7 efendim... Biraz rahatladınız mı?
-Evet.

Arkamdan Neşet Ömer İrdelp yanaşıp dilini çıkarmasını rica etti. Dilini ancak yarısına kadar çıkarabildi. İrdelp "Lütfen biraz daha uzatınız" diye seslendi ama boşuna. Artık söylenenleri anlamıyordu. Dilini uzatacağına tamamen içeri çekti. Başını biraz sağa çevirerek Dr. İrdelp'e dikkatle baktı ve "Aleykümesselam" dedi. Son sözü bu oldu.

Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı girdi. Göğsü sık sık inip çıkıyordu. Dışarıda bütün bir ulus radyo başındaydı. Savarona Ata'sına son bir saygı duruşu için Dolmabahçe önüne demirlemişti. Saray derin bir sessizlik içindeydi.

Dr. İhsan A. Özkaya o anları şöyle not etti:
"Başucunun sağ tarafında Prof. Dr. Mim Kemal Öke durmakta. Yanında Dr. Kamil Berk başını O'nun omzuna dayamış hıçkırıyor. Prof Dr. Akil Muhtar Özden kendinden geçmiş gibi odanın içinde 'Aman yarabbi, aman yarabbi' diye ağlayarak dolaşıyor. Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak ile Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe yatağın ayakucunun sol tarafında duruyorlar. Onların da gözleri yaşlı. Kılıç Ali de onlar gibi. Ellerini kavuşturmuş; son saygı duruşunda..."

Kılıç Ali ise şöyle söylecekti:
"Hayatına kastedilmemesi için icabında canımızı bile fedaya azmetmiş olduğumuz büyük Atatürk hepimizin gözleri önünde, güpegündüz fani hayata veda edip gidiyor, herkes ellerini kavuşturmuş, büyük bir acz içinde duruyor ve kimsenin elinden birşey gelmiyordu. Aman yarabbi, adeta dehşet içindeydik. Hasan Rıza dayanamadı, büyük bir teessür içinde bana
-Kılıç bak, koca bir tarih göçüyor.
dedi.
Saat tam dokuzu beş geçiyordu."

Hasan Rıza Soyak'ın notları da şöyle oldu:
"Birden bire gök mavisi gözleri açıldı ve sert bir hareketle başını sağa çevirdi. Ben de artık hıçkırıklarımı zaptedemedim. Diz çöktüm. Sağ elini ellerimin içine aldım. Öptüm ve yüzüme sürdüm. "

Son olarak Dr. İhsan A. Özkaya:
"Operatör Mim Kemal Öke Atatürk'ün açık gözlerini kapattı. Kamil Berk de Gazi Mustafa Kemal imzalı beyaz bir mendil ile çenesini bağladı. Son nöbet defterine şöyle yazıldı: 'Saat 9.05 Vefat etmişlerdir.' "


Hekimler ulu önderin odasından çıktıktan sonra Salih Bozok'un yüzü korkunç bir hal aldı. Mim Kemal Bey telaşlanarak "Nereye gidiyorsun?" diye sormaya mecbur oldu. Salih Bozok "Hiç" dedi. "Gidiyorum, işim bitti artık" Fakat Mim Kemal Bey bırakmadı. Kolundan tutarak aşağı kadar indirdi. Kalbi iki değirmen taşı arasına düşmüş bir buğday tanesi olsa ancak bu kadar ezilebilirdi. Ne ağlayabiliyor, ne konuşabiliyor ne de konuşulanları anlayabiliyordu. Bir ara büsbütün kendinden geçti. Odadan deli gibi fırladı. "Nereye?" diye arkasından koştular. "Şimdi geliyorum" dedi.
Atatürk'ün başyaveri Salih Bozok şuursuzca sarayın merdivenlerinden aşağı koştu. Alt katta boş bulduğu bir odaya dalıp kapıyı kapattı. Az sonra içeriden tek el silah sesi duyuldu. Sesi duyup odaya koşanlar içeride onu kanlar içinde buldular. Tabancasından kalbine sıktığı kurşunla devrilmişti.

Atatürk'ün son anlarına ve tüm olup bitene tanıklık eden bütün bu arkadaşlarının dışında odasında duvarda asılı bulunan bir tablo vardı. Bu yatağının tam karşısında Rusya'dan gönderilen bir peyzaj tabloydu. Atatürk "Dört Mevsim" adlı bu tabloyu pek sever bakınca memleketin dört bir köşesini görebildiğini söylerdi. Ateşinin yükseldiği, nefesinin daraldığı gecelerde bu resme dalıp gidiyordu. Böyle zamanlarda savaşlar, isyanlar ve devrimlerle geçirdiği ömrüne inat alıp başını gitme özlemi ile yanıyordu. Herşeyden çekilip engin bir ormanın sonsuzluğunda huzur bulma hayali düşlerini süslüyordu. Bazen Rumeli Yaylaları'nı bazen penceresinin camından görünen karşı yakayı, Anadolu'yu özlüyordu.
Bir defasında O hasta yatağında yatarken yanına Afet İnan geldiğinde gözlerini tabloya dikti. Dudaklarından şu sözcükler döküldü:
-Gidelim Afet, bir orman kenarına gidelim. Herşeyi bırakalım... Şöyle basit bir ev, ocaklı bir oda...Evet, evet hemen çekip gidelim ormanlara! Hele ben bir iyi olayım da...
Sayfa: